Aşk ve akıl hastalığı arasındaki ince çizgiye övgü: Taj Mahal

“Aşkın içinde her zaman biraz delilik vardır.
Ama deliliğin içinde de her zaman biraz mantık vardır.”
Friedrich Nietzsche

 

Hindistan’ın meşhur Altın Üçgen bölgesinin üç köşesinden birinde yer alan Agra şehri, Şah Cihan’ın karısına duyduğu delilikle karışık büyük aşk olmasaydı belki de bugün adını dahi bilmediğimiz bir toprak parçası olacaktı. 2007’de Dünyanın Yeni Yedi Harikası’ndan biri ilan edilen, aşka adanmış bu devasa sanat eserinin zamanın en görkemli imparatorlarından birinin aşkının dışavurumu olduğunu çoğumuz biliriz. Fakat hikayenin ayrıntılarına inecek olursak bizi aşkla karışık bir aile dramının, hatta Babür İmparatorluğu döneminde modern psikiyatri bilimi kurulmuş olsaydı üzerine vaka çalışması yapılacak bir delilik hikayesinin karşılayacağını biliyor muyuz?

Untitled-3234
Dünya belki de böylesine fotojenik bir eser bir daha göremeyecek.

Bu aşk hikayesinin tarihsel arka planına göz atacak olursak, bugünkü Hindistan topraklarının bir bölümünün 16. yüzyılın başlarından itibaren Babür İmparatorluğu’na ait olduğunu söyleyerek başlayabiliriz. İmparatorluk 17. ve 18. yüzyıllar arasında en görkemli zamanlarını yaşıyor. Psikolojik gerilim ve romantik komedi karışımı, aynı zamanda Bollywood esintileri de taşıyan filmimizin ana karakterlerinden biri olan Mümtaz Mahal, kendisini daha 14 yaşındayken nişanladıkları Şehzade Hürrem ile 19 yaşına gelir gelmez evleniyor. Babürlüler’in kadınlara erkek, erkeklere kadın isimleri vermeleri konusuna bu yazıda değinmeyecek, bu konuyu başka bir yazıda ele almak üzere erteleyeceğiz. Zaten onlar da tuhaflığın farkına varmış olmalılar ki, imparatorluğun başına geçtiğinde Hürrem’in adı Şah Cihan, Şah Cihan’la evlendiğinde Mümtaz’ın adı ise Ercümend Banu Begüm olarak değiştiriliyor.

Untitled-2
Mümtaz Mahal ve Şah Cihan

Mümtaz, 17. yüzyılın ortalarında Babür İmparatorluğu’nu 31 yıl boyunca yönetmiş olan Şah Cihan’ın 3. ve en sevdiği karısı. Öyle ki Şah Cihan imparatorlukla ilgili alacağı tüm kararlarda mutlaka Mümtaz’a da danışıyor, hatta bununla da kalmıyor ve gittiği tüm seferlere yanında güzel karısını da götürüyor. Güzelliği ve zekasıyla dillere destan olan Mümtaz, Şah Cihan’ın psikolojik problemlerini evliliklerinin mutlu yılları esnasında fark ediyor mu, bilemiyoruz. Ancak farkında olsa dahi çok önemsemediği aşikar, zira kendisine 1613-1631 arasındaki 18 yıl boyunca tamı tamına 13 çocuk veriyor. Zaten Mümtaz’ın genç yaşındaki trajik ölümü de, bu çocuklardan sonuncusu olan Begüm’e 9 aylık hamileyken kocasıyla sefere gitmesi ve sefer esnasında doğumun başlaması sonucunda, doğum esnasında gerçekleşiyor.

38 yaşında hayata gözlerini yuman Mümtaz’ın ardından Şah Cihan ağır bir depresyona giriyor ve bu talihsiz olaydan bir yıl sonra güzeller güzeli eşine layık olacak anıt mezarın yapımını başlatarak bu acının tesellisini sanat ve mimaride arıyor. Dönemin Moğol mimarisinde kullanılan en önemli malzemenin kum taşı olmasına rağmen, Şah Cihan bu başyapıta kum taşını layık görmüyor ve derin tutkusunu doğru yansıtması için bu devasa eseri değerli taşlarla birleştirilmiş beyaz mermerden inşa etmeye başlıyor.

Mümtaz’ın trajik ölümüyle başlayan bu ağır depresyon süreci, inşası 1632’de başlayan Taj Mahal’in 1658’de tamamlanmasına kadar, Şah Cihan’ın ruhunun derinliklerinde yatan mükemmeliyetçi karakterini ve ağır simetri saplantısını en üst noktaya taşıyor. Anıt mezarın dünyanın en mükemmel mimari yapısı olması, hiçbir hatayı tolere etmeyecek mükemmel bir simetriye sahip olması için dünyanın dört bir yanından getirdiği mimarlar ve sanatçıların yardımıyla çalışan Şah Cihan, tam 26 yıl boyunca servetini Taj Mahal’in yapımına feda ediyor ve bir sütunun oymaları karşısındakinin tıpatıp aynısı olsun, bir kemerin yüksekliği karşısındakinin tıpatıp aynısı olsun derken Şah Cihan akli dengesini iyice yitirmeye başlıyor.

Bugün Taj Mahal’i ziyaret ettiğinizde, 305×580 metre ölçülerindeki dikdörtgen bir avlunun içerisinde konumlandırılmış bu devasa yapının hangi noktasında durursanız durun, sağınıza ve solunuza baktığınızda mutlaka birbirinin bire bir aynısı ve simetriği olan iki mimari öğe ile karşılaşırsınız. İki yanında birbirinin simetriği olarak inşa edilmiş olan cami ve konuk evini barındıran türbe, adeta OKB’ye (obsesif kompulsif bozukluk) adanmış bir mimari harikasıdır. Türbenin efsanevi kubbesinin tam altında yer alan Mümtaz’ın sandukası, Taj Mahal sınırları içerisinde simetriği bulunmayan tek öğedir, yani eserin tam kalbinde yer alır ve herhangi bir eşi yoktur.

Şah Cihan 1658’de nihayet anıtın tamamlandığına ikna olmuştu. Ancak bu akli dengesinin yerine geldiği anlamına gelmiyordu. Anıtın yapımı tamamlandıktan sonra bu kez de Taj Mahal’in yanında bulunan Yamuna Nehri’nin diğer kıyısına, kendisi için Taj Mahal’in aynısı (tam simetriği) olan, ancak bembeyaz Taj Mahal’in aksine siyah mermerden yapılmış bir anıt mezar inşa etmeye karar verdi. Böylece öldükten sonra büyük aşkı Mümtaz’ın tam karşısına yatacak ve aşıkların ruhları sonsuza kadar bu muazzam denge içerisinde huzur bulacaktı. Ancak babasının bu 26 yıl süren saplantısına ve tüm servetlerini takıntılı mimari yapılara harcamasına artık katlanamayacağına kanaat getiren, Mümtaz ve Cihan’ın 6. çocukları olan Evrengzib babasının tüm yetkilerini elinden alarak onu zindana attı ve “Siyah Taj Mahal” hiçbir zaman gerçek olamadı. Akıl sağlığıyla beraber tahtını da kaybeden Şah Cihan’a oğlu kendince bir jest yaparak zindanını parmaklıklarından Taj Mahal’i görebileceği şekilde civardaki Agra Kalesinin içinde konumlandırdı.

Untitled-32
Agra Kalesi
Untitled-323
Agra Kalesi zindanından Taj Mahal görüntüsü (Yakınlaştırılmış Fotoğraf) 

Hikayenin bizce en trajik, hatta bir hayli ironik olan sonunda ise bu hayırsız evlat Evrengzib, yıllar boyunca babasına beslediği öfkenin bir dışa vurumu olarak, Şah Cihan’ın 1666’daki ölümünün ardından babasının naaşını Taj Mahal’in uğruna bir hayat adanan mükemmel simetrisini bozacak şekilde annesinin yanına, yani Taj Mahal’in içine, farklı boyutta bir sanduka içinde defnetti.

Untitled-3
Babasını bütün simetriyi ve yerdeki fayansların şeklini bozacak şekilde gömen öfkeli oğlunun ölmüş babasına yaptığı eziyetin boyutları tarif edilemez.

Aşkta mantık aramamak gerektiğini herkes bilir, fakat belki de Nietzsche’nin dediği gibi her deliliğin içerisinde biraz da olsa mantık bulundurmak gerekiyordur. Aksi halde aşk hikayelerinin sonu, Hürrem ve Mümtaz’ın hikayesindeki gibi, o aşkın doğurduğu meyvenin yaptığı minik bir espriyle noktalanabiliyor.

Taj Mahal’in kubbesinden aşkla yapılan her sanata selam olsun.